Sarayların Efendisi Değil Milletin ATA’sı Olmak

Atatürk’le arası olmayanlar, O’nu Hitler ve Mussolini gibi çağının diktatörlerine benzetmeye “üstü örtülü” de olsa çaba sarf ederler.
Sarayların Efendisi Değil Milletin ATA’sı Olmak

Oysa Hitler ve Mussolini’nin her ikisi de aslında meslekten subay ve komutan değillerdi. Ama bir kompleks içerisinde üniforma giymeyi alışkanlık haline getirmişlerdi. Meslekten bir subay ve askeri bir deha olmasına karşılık Gazi, Cumhuriyeti kurduktan sonra, sadece bir kez üniforma giydi. 1936’da Adana’da Hatay konusunda Fransa’ya bir mesaj vermek (“Gerekirse çizmemi ve üniformamı giyer, Hatay için savaşırım!” anlamında.)dışında, üniforma taşımamıştı. Alman dostlarından Dr. Ernest Jaeckh, Atatürk’ün millet ve halkla ilişkilerini şöyle anlatmaktadır:“29 teşrinevel 1937’de, ölümünden bir sene evvel, Atatürk Cumhuriyet Bayramı’nın mutat merasimine iştirak ediyordu. Şafaktan itibaren vilayetlerden gelmiş kız ve erkek izciler bayraklarla donatılmış Ankara’ya doğru yürüyorlardı. (…) Atatürk manidar olarak askeri üniforma değil, Amerikan ve Fransız meslektaşlarına benzeyen ve çok sevdiği bir kıyafet olan siyah redingot ve silindir şapka taşıyordu. Gün, diktatörlük şöyle dursun hatta demokratik memleketlerde bile mutat olmayan bir şekilde bitti. Geceyi Cumhurbaşkanı ile buluşmak üzere halka ayırmışlardı. Ankara’nın en geniş salonu olan Sergi Evi’nde her sınıftan takriben iki bin kişi, hükümet memurları, milletvekilleri ve kordiplomatikle birlikte toplanmışlardı.

Halk hiçbir merasime tabi değildi. Atatürk refakatinde birkaç vekille saat onda geldi. Ellerini iki küçük çocuk tutuyordu. Bunlar subay yetimleri ve Atatürk’ün manevi evlatlarıydı. Hücum kıtalarına ve gestapoya hiç de benzemeyen Atatürk’ün muhafızları bunlardı. Üzerinde askeri üniforma değil, gayet güzel kesilmiş bir akşam elbisesi olduğu halde yavaş yavaş yürüyordu. Milli marş çalınmağa başladığı zaman birkaç dakika hazır ol vaziyetinde durdu. Kendisiyle halk arasında yalnız çocukları vardı. Onu tanımayan bir ecnebi, Türklerle ‘Türklerin babasını’ ayırt edemezdi. İşte ‘diktatör’ Atatürk, halk arasında, halkla beraber Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunu böyle kutladılar. (…) 1937’de Atatürk’le diktatörlük hakkında münakaşa yaparken bana: Diktatör Hitler’i neden istemediğimi fakat diktatör dedikleri halde kendisiyle neden dost olduğunu sordu. Cevabımın bir kısmı şuydu: ‘Sizin diktatörlüğünüz esir bir milleti hürriyete kavuşturuyor, hâlbuki Hitler’in zulmü hür bir milleti esarete götürüyor!” Almanya’da devlet adamlarının Atatürk’e gösterdikleri saygı ölümünden sonra da sürmüştür. Alman Donanma Komutanı Oramiral Reader tarafından, Şubat 1939’da “Silahlı Kuvvetler Günü” münasebetiyle yapılan konuşmada, Birinci Dünya Harbi’nin tanınmış Alman generalleri hatırlandıktan sonra Almanya’nın müttefiklerinin büyük askerleri de saygıyla anılmıştır.     Bunlar içerisinde yer alan Türk komutanlardan bilhassa Atatürk’e özel itina gösteren Amiral, “Atatürk, mümtaz şahsiyetinde hem büyük bir stratejist, parlak bir silah arkadaşlığını, kahraman bir milli şefliği ve devlet kuruculuğunu toplamış olan bir dahi idi. Onun adı ebedi olarak tarihe geçmiştir. Eski müttefiklerimiz bizde minnettarlık hisleri uyandırıyorlar. Bize karşı mertçe harbedip kendi vatanlarına karşı olan vazifelerini ödemiş olan milletleri de unutmak istemeyiz!” şeklinde konuşmuştu. (Kaynak: C. Yavuz, Atatürk ve Almanya, s. 339)

Son Söz: Atatürk; milletin kendisini sevmesi için sık sık konuşmalar yapmak (mitingler ve nutuklar) yerine, milleti “muasır medeniyetler seviyesine” çıkarmak için uğraşmıştı. Nüfusumuz 14 milyon civarındayken bile, şimdiki hazretler gibi “çok çocuk yapın!” diye milletin “yatak odasına” karışmıyordu. Kendisine gelen köylüyü “Ananı da al git!” diyerek terslemiyor, aksine “Köylü milletin efendisidir!” diyerek onore ediyordu. Firavunluğu özenen, ekonomik krizde Arap şeyhleri gibi saraylar yaptırmanın peşinde değil; milletine “Öğün, çalış, güven!” diyen bir liderdi! Mekânı Cennet olsun!